Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar
ŞİMDİ SEÇKİN KİTAPÇILARDA !
(Direkt Temin için)
0212 522 3868

Yarının dijital kitabı nasıl olacak? Belki de dijital kitap, bugünün kitabı gibi matbaadan çıktığı andan itibaren sürüden ayrılmış bir yetim olmayacak. Yanında kendisiyle ilgili tüm dünyayı da taşıyacak.

 

Geçtiğimiz günlerde ABD’deki üniversitelerle ilgili yayınlanmış olan bir infografikteki bilgilere göre ABD’deki üniversitelerin %90’ı derslerde sosyal medyadan istifade etmekte. Öğrencilerin %32’si en az bir tane internet üzerinden verilen derslerden alıyor. Internet üzerinden eğitim modelinin yüzyüze eğitimin gerisinde olduğunu düşünen eğitim uzmanlarının oranı ise ancak üçte bir.

Genelde internet, özelde sosyal medya eğitim sistemini de kökten sarsıyor. Bu sarsıntı, diğer alanlarda olduğu gibi, eğitimde de altyapısal konularla başlıyor. Yukarıdaki istatistiklerde de görüldüğü üzere şimdilik ölçümlenen şey bazı bildik süreçlerin bildik yöntemlerle değil de internet üzerinden yapılmaya başlanmasıyla ilgili.

Derslerin %90’ında sosyal medya kullanılıyor olması, sosyal medyayı çok büyük bir değiştirici, dönüştürücü olarak değerlendirmek anlamına gelmez. Olsa olsa sosyal medya vasıtasıyla internetin de iletişim medya kanallarından birisi olarak kabul edilmiş olduğunu gösterir. Oysa dijitalleşmenin tıpkı yaşamın diğer alanlarına olduğu gibi eğitim alanına da getirecekleri bunun çok ötesinde olacaktır.

Ülkemizde de şimdilik bu genel eğilime paralel bir yaklaşım sergileniyor. Öncelikle dijitalleşmenin bir araç olarak değerlendirilmesi ve bu nedenle araca erişim, aracın kullanımını yaygınlaştırma odaklı projelere öncelik veriliyor. Bu çerçevede internet erişimi ülkemizin dört bir yanına götürülmekte (gerek fiber, ADSL, gerekse de 3G gibi teknolojilerle), tablet kullanımının ilköğretimdeki tüm öğrecilere ulaştırılması için FATİH Projesi hayata geçirilmekte.

Ancak Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Sn. Binali Yıldırım’ın geçtiğimiz günlerde ifade ettiği üzere “internetten verimli bir şekilde istifade etmek” sadece altyapı yatırımları ile sağlanabilecek bir ilerleme değildir. Doğrudur; yazar olmak isteyen bir kişi önce okuma-yazmayı öğrenmek ve iyi bir okur-yazar olmak zorundadır. Ancak bu, yazar olmak için yeterli koşul değildir.

Interneti gerek eğitim alanında gerekse de diğer alanlarda verimli kullanmak ise bu altyapı katmanının üstüne inşa edilmesi gereken en az iki kat ile sağlanabilir. Birinci katta gündelik hayattaki süreçlerimizde dijital imkanları kullanmayı başarabilmek gelmektedir. İkinci katta ise internetin sağladığı potansiyeli birinci katta yaşayarak öğrendikten sonra, bu nasıl bambaşka alanlarda, bambaşka buluşlarla hayat kalitesini artırmada uygulanabilir sorusuna pratik cevaplar bulmak yer almaktadır.

Örneğin kitabın dijitalleşme sürecinde birinci katta e-kitap denilen dönüşüm var. Bugünkü haliyle e-kitap, aslında bildik kitabın dijital ortamlardan gösterilmesi. Kitap içerik ve format olarak yine bildik içerik ve formatta. Yeryüzü kültürü e-kitabı gündelik yaşamında kitabın yerine geçirip, onu deneyimleyip idrak ettikten sonradır ki ikinci katta “dijital kitap” diye bambaşka bir olguyu keşfedebilsin.

Yarının (dijital) kitabı nasıl olacak? Belli ki kağıda basılı değil, dijital cihazlarla okunabilen bir formatta olacak. Bu yetmez!. Yarının kitabı belki de o kitabı okumuş kişilerle etkileşim kurmayı da kitap metninin yanısıra okurlarına sunuyor olacak. Kitapta bahsedilen hususlarla ilgili ek bilgilere kolayca erişilebilecek. Dijital kitap, bugünün kitabı gibi matbaadan çıktığı andan itibaren sürüden ayrılmış bir yetim olmayacak. Yanında kendisiyle ilgili tüm dünyayı da taşıyacak.

 

Dijital Kültür” Kitapçılarda ! http://tinyurl.com/66d52mh

 

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1314) – Ooof Off Line Köşesi – 25 05 2012
 

Birim zamana dört kat fazla aktivite sığdıran Y Kuşağı’da odaklanma sorunu mu var, yoksa bilgisayar, internet, cep telefonu destekli bu kuşak için sürekli birden çok şeyle meşgul olmak doğal mı?

 

Zaman zaman üniversitelerde konferans veriyorum. Favori konum Y Kuşağı. Geçtiğimiz günlerde de Haliç Üniversitesi Matematik Bölümü’nün davetlisi olarak, üniversitenin Bomonti yerleşkesinde mühendislik ve matematik bölümü öğrencilerine ve öğretim üyelerine “Y Kuşağı Geliyor” dedim.

Önce son yüzyıldaki gelmiş, geçmekte ve gelecek olan kuşakları isimlendirip, tarihlendiriyorum ve böylece katılımcılar hangi kuşağa girdiklerini kolayca tespit edebiliyor. Y Kuşağı ülkemizde 1990-2010 arasında doğanları kapsıyor – batıda bu dönem 1980-2000 olarak kabul edildiği halde. Fark, Y Kuşağı’nın temel nitelikleriyle ilgili: “Bilgisayarın, cep telefonunun, internetin olmadığı bir dünyayı bilemeyen kuşak”.

Eğer izleyiciler içinde Y Kuşağı’ndan daha eski kuşaklar varsa, onlar en çok yeni kuşağın odaklanma sorunu olmasından yakınıyor. Oysa Y Kuşağı’ndan olup da şimdiye dek “Benim odaklanma sorunum var” diyeni görmedim. Dışarıdan bakıldığında Y Kuşağı’nın odaklanmada sıkıntısı var gibi görünmesinin nedeni aslında iki temel olguyla ilgili. Birincisi Y kuşağı birim zaman içine çok daha fazla aktivite sığdırabiliyor. İkincisi de Y Kuşağı birim zamanın aralığını sürekli daraltıyor. Daha eski kuşaklar içinse birim zaman aralığı sabittir!

Gzlediğim kadarıyla Y Kuşağı’nın yaklaşımı kendine has bir yapıda. Birinci aşamada sürekli odaklanacak şeyler arayışı içinde ve bu arayış sürdüğü sürece daraltılmış birim zamana mümkün olduğunca çok şey sığdırmak istiyorlar. İkinci aşama ise sürekli odaklanacak bir şey bulunduğunda ortaya çıkıyor; o zaman bütünüyle odaklanarak o aktivite gerçekleştiriliyorlar.

Y Kuşağı, internet zamanı ile çevrelenmiş durumda. Yani kolumuzdaki saatten dört kat daha hızlı çalışan bir zaman algısı var. Zamanın hızı bildiğimiz anlamda değiştirilemeyeceğine göre geriye tek bir şey kalıyor: Aynı birim zamanın içine dört misli daha çok şey sığdırabilmek. Internet zamanı, bu sayede bildik zamanın hızını dörde katlamış oluyor.

Tabii bu sürat olgusu eleştirilebilir. Oysa sorun birim zamanda meşgul olunacak şeylerin artması değil, bu gruba girecek şeylerin niteliği. Bugün ülkemizde Y Kuşağı’na bir eleştiri getirilecekse o da zamanını üretime, yatırıma, geleceğe yönelik faaliyetlere değil de tüketime, eğlenceye ayırması olabilir ki bu da ne yazık ki tamamı Y Kuşağı’na kesilecek bir fatura değildir. Çünkü kalkıp size “Yaşadığım sanal/fiziksel çevrede bu imkanlar enaz tüketime, eğlenceye yönelik olanlar kadar vardı da ben mi görmedim?” diye sorarlar ve verecek cevap bulamazsınız.

Bebek daha anne karnındayken iletişim içinde olduğu çevrenin doğrudan etkisi altında. Değil yirmili yaşlara geldiğinde, bu durum seksenli yaşlarında bile aynen devam ediyor. Daha iyi bir “çevre” oluşturmak ise mümkün. Örneğin yukarıda bahsettiğim konferans, Haliç Üniversitesi’nin Matematik Bölümü’nün organize ettiği konferans dizisinin bir halkasıydı. Her hafta farklı alanlardan uzmanlar davet ediliyor ve öğrencilere bir iki saat için dahi olsa farklı bir etkileşim imkanı sunuluyor.

Bu tür etkileşimler artırıldığı oranda dünyayı kökten değiştirme potansiyeline sahip olan Y Kuşağı da enerjisini çok daha verimli alanlara kanalize edebilecektir.

 

Dijital Kültür” Kitapçılarda ! http://tinyurl.com/66d52mh

 

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1313) – Ooof Off Line Köşesi – 18 05 2012

 

“ŞİKE…. ŞİKE…”

Aslında PFDK kulüplerin ve kişilerin şike yapmadıklarını tescil etmedi; geçen sene F.Bahçeli ve Trabzonsporlu futbolcu ve tekip ekiplerin döktükleri alınterinin ne kadar değerli olduğunu bize yeniden anımsatarak, tescil etti.

 

                                                                                                                                                                       2010-11 sezonunda başabaş mücadele eden F.Bahçeli ve Trabzonsporlu futbolcu ve teknik ekipler için

 

Fikir sahibi olmak kötü bir şey mi? Fikirler kişiseldir, ancak bunların kişiden kişiye değişmeyen, objektif veri ve enformasyona dayanılarak üretilmesi gerekir. Üretilen kişisel fikirler ne kadar objektif bilgiye dayanıyorsa, o kadar sağlıklıdır! O halde sıkıntı fikir sahibi olup olmamakta değil, o fikirlere dayanak oluşturan bilgi kaynaklarında.

Bir yıldır futbolumuzun üstüne düşen kara gölge yavaş yavaş aydınlanıyor. PFDK hiçbir futbol kulübünün ve kulüp başkanının şikeye bulaşmamış olduğunu açıkladı.

Peki on ay önce boğazına kadar şikeye batmış gibi sunulan, başta F.Bahçe olmak üzere futbol kulüplerimizin ne oldu da kirlenmemiş olduları anlaşıldı? Sıradan bir futbolsever için temel olgular şunlar olsa gerek: Birinci aşamada (müthiş bir propaganda mekanizmasıyla) başta F.Bahçe olmak üzere bazı kulüp ve şahısların kamuoyu tarafından suçlu olarak yorumlanması sağlandı. İkinci aşamada TFF tam olarak anlaşılmayan nedenlerden dolayı istifa etti ve onun yerine “herşeye bir kılıf uyduracak” yeni bir TFF yönetimi getirildi. Üçüncü aşamada da yeni TFF herkesi temize çıkardı. Yani ilk aşamadaki herşey doğru; sonraki herşey yanlış!

Örneğin eski Disiplin Kurulu’nun “suçlu gibi” tespit ettiği bir tabloyu yeni Disiplin Kurulu nasıl oldu da “suçsuz” olarak yorumladı, kamuoyu bu sorunun cevabını bulamıyor. Oysa sebep basit! Eski DK, kendilerine verilen sınırlı belgeyi inceleyerek ve ilgili kulüp ve şahısların hiçbirinin ifadesini almadan o şekilde bir rapor yazmışken, yeni DK tüm dosyaları ve belgeleri inceledi, ilgili herkesin de savunmasını aldı.

Sadece bu örneğe bakarak bile kamuoyunun, daha ilk DK sürecinde, vicdanının rahatsız olması gerekirdi. Tüm belgeler incelenmemiş, suçlanan kişiler ağızlarını açıp savunma yapamamış; ama haklarında bir hüküm verilmiş. Bu uygulamayı sağlıksız bulmak için illa ki F.Bahçeli mi olmak gerekirdi?

Fikir üretmek elbette ki elzem bir şey. Ancak fikir üreteceğim diye hiçbir objektif bilgiyi değerlendirmemek, bunları yok saymak, bilgi kaynaklarını burnu büyük birer ukala olarak görmek; bir güç ya da başarı değil, olsa olsa formasyon eksikliği göstergesidir.

Yaklaşık bir yıldır, şike konusunda fikir üreten, fikir beyan eden, gelişmeleri yorumlayan futbol kamuoyu görülen o ki aslında fikir üretmemiş; daha ziyade daha ilk günde zihinlere zerk edilen fikri papağan gibi tekrarlamış. Şimdi o tek fikrin yanlış olduğu ortaya çıkıyor: Sahaya yansıyan bir şike olayı yoktur!

Kasabanın birinde bir adamı, “Sizin allahınız, şu taşın altında” dediği için apar topar linç etmişler. Sinirleri geçtikten sonra merak edip, adamın gösterdiği o taşı kaldırıp bakmışlar: Ve bir kese altın bulmuşlar!

Aslında PFDK kulüplerin ve kişilerin şike yapmadıklarını tescil etmedi; geçen sene F.Bahçeli ve Trabzonsporlu futbolcu ve tekip ekiplerin sahada döktükleri alınterinin ne kadar değerli olduğunu bize yeniden anımsatarak, tescil etti.

 

Dijital Kültür” Kitapçılarda ! http://tinyurl.com/66d52mh

 

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1312) – Ooof Off Line Köşesi – 11 05 2012

 

SANKİ HERŞEY BİR OYUN !

Bireyin bir meydan okumayla karşılaşması ve bunu başarması vücutta dopamin üretimini artırıyor. Bu bir yandan bireyin kendisini daha iyi hissetmesini sağlarken diğer yandan süreci tekrar yaşamak için onu güdülüyor. Bilgisayar oyununda bir seviye geçtikten sonra “durmak yok, yola devam” modunda olmak, biraz da bununla ilgili olsa gerek.

 

Herşeyi bir oyun gibi görmek iyi midir, kötü mü? Hele bir de insan beyninin “gerçek” ile “hayal”i ayırt edemediğini düşünürsek. Herşeyin bir oyun gibi algılanması bugüne dek daha ziyade filmlerin, romanların, şarkıların konusu idi. Artık bu dünyalara bir yenisini daha ekleyebiliriz: Dijital kültür!

Birkaç senedir gündeme gelen “oyunlaştırma” (gamification) olgusu, temelde “oyun amacıyla tasarlanmamış ortamları oyun unsurları ile donatmak” anlamına geliyor. Bir gün boyunca yaptığınız aktiviteleri düşünün. Bunların kaç tanesi “oyun” kategorisine girebilir? Sabah kalkıp güne hazırlanıyorsunuz, kahvaltı (belki) ediyorsunuz, işe/okula ulaşmak için (çoğunlukla) toplu taşıma araçlarını kullanıyorsunuz, gününüzün büyük bir kısmı burada geçiyor, Akşam aynı rotadan evinize dönüyorsunuz…

İlk bakışta bu tablonun çok küçük bir kısmında oyun unsurları bulunabilir. Ancak oyunlaştırma bakış açısı yukarıdaki tablonun tamamını bir oyunun ögeleri, aşamaları olarak görebilmektedir.

Evden işe/okula ulaşma sürecini ele alalım. Diyelim ki eğer evden erken çıkabilirseniz iki vasıta ile gideceğiniz yere 45 dakikada ulaşmanız mümkünken, biraz geç kalırsanız üç vasıta kullanmanız gerekiyor ve bu ulaşım süresi 75 dakikaya çıkıyor. İşte size bir oyun unsuru. Bugün kaç vasıta kullandınız, kaç dakikada ulaştınız? Bu soruları bir oyunlaştırma oyununa giriyorsunuz ve oyun size ekstra puanlar veriyor, belki de sizi bir üst seviyeye gönderiyor.  Bir üst seviyede ne olabilir? Örneğin yine iki vasıta ama 45 dakikanın daha altında bir sürede ulaşım.

Peki girilen bilgilerin doğru olduğunu kim bilecek? Sizden başka hiçkimse. Çünkü oyunlaştırma oyunlarının bu ilk evresinde bilgi aktarımı biraz da beyana dayanıyor. Siz üç vasıtada bir buçuk saatte gideceğiniz yere ulaştığınız halde oyuna iki vasıta ve 30 dakika diye bilgi girişi yaparsanız, oyun da sizi kutlar, ama hile yaptığınızı bilemez.

Zaman içinde bu tür oyunların, lokasyon tabanlı Foursquare gibi oyunlaştırma ortamları ile entegre edileceğini tahmin etmek zor değil. Yine yukarıdaki örneğe dönersek, ulaşım oyununun Foursquare gibi bir “şu an buradayım” türü uygulama ile entegre edilmesi sayesinde ulaşım sürecinizi beyan etmenize gerek kalmaz. Evden çıktığınız anda uygulamayı başlatır, gideceğiniz yerin koordinatlarını da önceden girmiş olursanız, uygulama gideceğiniz yere ulaştığında gerekli hesaplamaları yapacaktır.

Oyunlaştırma sürecinin bir dezavantajı bilgilerin beyan etme usulü ile aktarılmasından kaynaklanan sıkıcılığı. Dolayısıyla gelecek yıllarda oyunlaştırılan süreçlerde bu ögeleri kişinin eylemlerini tespit ederek, doğrudan kayıt edecek oyunlar çok büyük bir avantaj elde edecekler. Bilgisayarda oyun oynarken, hangi canavarları öldürdüğünüz ya da hangi gizli hediyeleri kazandığınızı, bu eylemleri gerçekleştirdikten sonra, bir de haricen beyan ediyor musunuz? Hayır! Oyun siz bu başarıları elde ettiğinizde bunların bedelini size anında ödüyor.

Öte yandan bireyin bir meydan okumayla karşılaşması ve bunu başarması vücutta dopamin üretimini artırıyor. Bu bir yandan bireyin kendisini daha iyi hissetmesini sağlarken diğer yandan süreci tekrar yaşamak için onu güdülüyor. Bilgisayar oyununda bir seviye geçtikten sonra “durmak yok, yola devam” modunda olmak, biraz da bununla ilgili olsa gerek.

 

Dijital Kültür” Kitapçılarda ! http://tinyurl.com/66d52mh

 

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1311) – Ooof Off Line Köşesi – 04 05 2012

 

 

Fiziksel gerçekliğin sanal teknolojiler kullanılarak melezleştirilmiş haline X-Gerçekliği deniyor. Bunun ilkel versiyonlarını bugün çevremizde görebiliyoruz. (Yemek yerken mesajlaşan Y Kuşağı). Ancak sanal gerçekliğin rolü fiziksel dünyayı “melezleştirmekten” daha öte olacaktır!

 

Sanal dünyaları iki evrede ele alıyor Beth Coleman. Ona göre 90lı yılların ortalarında sona eren ilk evrede metin tabanlı sanal dünyaların egemenliği vardı ve bu devirde siber uzayın, sanal gerçekliğin gelip bildik fiziksel gerçekliğin yerini alması bekleniyordu.

Oysa beklenen olmadı. Gelen hızlı internet ile mobil iletişim idi. Buna bilgisayarların da hızlanmasını eklersek karşımıza melez bir ikinci evre çıkar. İkinci evrede artık ne sanal dünya tam sanaldır ne de fiziksel dünya tam fiziksel. Coleman’a göre bu evrenin adı X-Gerçeklik. Yani sanal dünyalara bağlıyken fiziksel dünyadan tam kopmuş olamıyoruz, fiziksel dünyadayken de sanal dünyadan.

Kafamıza bir kask, elimize ve vücudumuzun gerekli yerlerine sensörlü özel cihazlar geçirip girebileceğimiz bir sanal dünya hayali henüz gerçekleşmedi. Bugün Second Life gibi sanal dünyalara girdiğimizde maruz kaldığımız etkileşim ancak bilgisayar ekranından olabiliyor. O nedenle sanal dünyadayken fiziksel dünyadan tam kopamıyoruz.

Öte yandan mobil iletişim devrimi sağolsun, fiziksel dünyadayken de sanallıktan tam olarak soyutlanmamız mümkün değil. Gelen bir telefon, SMS, eposta, chat talebi vb bizi fiziksel dünyadan anında sanal dünyaya geçirebiliyor.

Belki de artık bu iki dünyayı birbirinden izole ve farklı olarak algılamaya bir son vermemiz gerektiğini öneriyor Hello Avatar kitabının yazarı Coleman. Bu durum içinde bulunduğumuz “melez dönem” için geçerli olabilir. Peki sanallık varlığını hep böyle “yarım-yamalak” mı sürdürecek? Google’ın Nisan ayı içinde tanıtımını yaptığı “zenginleştirilmiş gerçeklik” gözlüğü bu melezleşmiş gerçekliğin olgulaşmasında önemli bir katkı yapacak gibi görünüyor.

Böylece tam bir sanal gerçeklik deneyimini yaşamak hiç de başlangıçta hayal edildiği kadar kolay ve hızlı olmayacağa benziyor. Belki de bu melez gerçeklik evresinde tahmin edilenden daha uzun süre kalacağız.

Yapılan akademik çalışmalar iş beynin doğrudan veya bir medya aracılığıyla etkileşim kurmasına geldiğinde ikisi arasındaki farkı ayırt edemediğini ortaya koymakta. Daha basit bir anlatımla beynimiz için televizyonda seyrettiğimiz şey ile sokakta gördüğümüz şey arasında bir fark yok. Hal böyle olunca google gözlüğü örneğindeki gibi sanal ile fiziksel gerçekliği aynı anda sunabilecek bu tür melezleştirilmiş gerçeklik imkanları insana anormal gelmeyebilir.

Daha şimdiden bunun en ilkel modellerini yaşı 22’yi geçmemiş gençlerde görmüyor muyuz? Masada yemek yerken ve karşısındakiyle konuşurken aynı anda da cep telefonundan sanal dünyada bir başkasıyla mesajlaşmıyorlar mı? Eh işte bunun biraz daha gelişmiş halini düşünelim. Fiziksel gerçekliğin sanal gerçeklik ile melezleştirilmiş versiyonu bu modelin daha ileri düzey teknolojiler kullanılmış halinden başka bir şey olmayacak gibi.

Tabii 2012 yılı itibariyle yaşınız 22’ye ne kadar yakınsa bu tür teknolojilere adapte olma olasılığınız o kadar yüksek. Bugün yaşı 22’nin altında olanlar için ise böyle bir sıkıntı yok. Melezleştirilmiş gerçeklik imkanları özellikle 2010 ve sonrası doğumlu Z Kuşağı için ne kadar tatmin edici olacak kuşkularım var!

 

Dijital Kültür” Kitapçılarda ! http://tinyurl.com/66d52mh

 

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1310) – Ooof Off Line Köşesi – 27 04 2012

 

Dijital ekonominin dinamoları genç girişimcilerdir. Ülkemizde ise şirketler ve holdingler. Bunun için Y-Kuşağımızı mı suçlayacağız? Hani şu üstlerinde yumurta taşıdıkları için gözaltına alınan gençlerimizi mi?

 

Boston Consulting Group (BCG)’nin geçtiğimiz aylarda yayınladığı Dijital Manifesto adlı raporuna göre G-20 ülkelerinin internet ekonomilerinin toplamı 2016 yılında 4.2 trilyon dolara ulaşacak. Bu figür 2010 verilerinin iki katıdır.

Rapora göre bunun temel nedeni, web kullanıcı sayısındaki artış. Yine 2016 yılında dünya nüfusunun %45’i yani 3 milyar kişinin internete erişeceği tahmin edilmekte. Bu figür de 2010 muadiline göre iki misli. Yani 2010’da dünyada internete erişen sayısı bir buçuk milyar idi.

Globalleşme nasıl ki gelişmiş ülke ile gelişmekte olan ülke farkını ikinci gruptakilerin lehine kapatma fırsatı sunuyorsa, bundan istifade etmeyi hedefleyen gelişmekte olan ülkeler için artık en kritik araç internet. Dijital dünyada keşfedilecek bir sonraki “yıkıcı teknoloji”ler bu ülkelerin can simidi olabilir.

İş dünyasında bu nedenle hızlı bir “dijital dönüşüm” söz konusu. Ülkemizde de yeni çıkan Türk Ticaret Kanunu’nda her şirketin bir web sitesi olma zorunluluğu, dijital algılamanın kamu yönetiminde de idrak edildiğinin temel göstergelerinden (her ne kadar bu olguyu anlamayanlar, bunu şirketin içinin dışının internetten teşhir edileceği anlamına geldiğini ifade etseler de şeffaflık ile teşhircilik aynı şey değildir).

Aslında işadamı da, işçisi de, politikacısı da, sanatçısı da gündelik hayatımızda ne kadar verimli ya da verimsiz yaşadığımızı biliyor. Basitçe konfor alanlarımızdan taviz vermemek için önümüze gelen herşeyi kötülemeyi tercih ediyoruz. Bu kez yarış “kim neyi kendi lehine olacak şekilde daha fazla kötüleyecek” yarışı halini alıyor. Oysa ortak mutabakatla verimi artırmaya çalışsak herkes kazanacak.

Politikamız verimsiz, iş dünyamız verimsiz, yaşadığımız hayat verimsiz! Bunların temelinde de kendimiz varız! Ancak bu kadar verimli bir özel hayat, bir okul hayatı, bir iş hayatı istediğimiz için bu kadar verim alabiliyoruz. Bir de tabii çevremizde hareketleriyle eleştirilerimize maruz kalacak birileri her zaman bulunuyor. Verimsizliğimizin nedeni olarak da onları suçluyoruz.

Dijital imkanlar, özellikle bizim gibi, yeraltı zenginlikleri sınırlı, sanayileşme süreci sancılı ülkeler için müthiş bir fırsat sunuyor. Sanayi çağı fırsatlarına göre değerlendirildiğinde çok cüzi yatırım imkanlarıyla büyük ekonomik ve sosyal sıçramalar yapma olanakları dijital ekonominin doğasında var.

Dijital ekonominin dinamoları gelişmiş ülkelerde daha ziyade sosyal profili itibariyle bilgi çağının doğal mensubu olan genç ve girişimci bireylerdir. Bizim gibi gelişmiş ülkelerde ise sanayi çağının imkanlarından istifade ederek kendisine ekonomide bir yer edinmiş büyük şirket ya da holdingler kendi dijital dönüşüm kapasiteleri çerçevesinde bu itici gücü oluşturmaya çalışıyor.

Bunun için Y-Kuşağı’nı oluşturan gençlerimizi mi suçlayacağız? Hani şu üstlerinde taşıdıkları yumurtadan dolayı gözaltına aldığımız, kendilerinden başka herkesi eleştirmek doğalarında olduğu halde bunu algılamak yerine bir kamu görevlisini protesto ettikleri için mahkemelerde ve hapishanelerde süründürdüğümüz gençleri mi?

Görünen o ki dünya almış başını dijital devrimi, bilgi çağını tasarlayıp yaşarken, biz kolumuzdaki geri kalmış saatin gösterdiği zamandan bugüne gelmeye çalışıyoruz. 

 

Dijital Kültür” Kitapçılarda ! http://tinyurl.com/66d52mh

 

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1309) – Ooof Off Line Köşesi – 20 04 2012

 

ENFORMASYON OBJEKTİFTİR !

Günlerdir konuşulan çakı meselesinde o çakıyı atana odaklanan yok! Yaptığının adam öldürmeye teşebbüs etmek bile olabileceğini idrak etmiş midir? Büyük bir olasılıkla hayır! Oysa çakı ensesine saplanmadığından yola çıkarak Volkan Demirel’i bir suçlamadığımız kaldı; yanlış pozisyon aldığı için!

 

Geçtiğimiz hafta oynanan Trabzonspor – Fenerbahçe maçına damgasını vuran olay, F.Bahçe kalecisi Volkan Demirel’e açık şekilde atılan çakı idi. Her ne kadar sahaya pek çok şey atıldıysa da açık çakı atılması diğerlerini gölgeledi. Bunun ne kadar vahim bir şey olduğunu bilen yöneticiler de maçın bittiği dakikadan itibaren olayı sulandırarak hedef şaşırtmaya çalışıyorlar. Çünkü bir savcı kalkıp da cana kast suçundan bir işlem başlatsa kim ne diyebilir?

Hafta içinde Volkan Demirel’in meslektaşı Trabzonspor kaleci Tolga Zengin’in açıklamaları ise olaya bilgi çağı, bilgi toplumu olguları açısından irdelemeyi teşvik edici nitelikteydi. Tolga Zengin Habertürk’e şu açıklamayı yapmış: “Fenerbahçe ile oynadığımız ilk karşılaşmada tribünlerden bana atılmayan şey kalmamıştı. Çakmaklar, cep telefonları vs… Volkan’a atılandan 40 katı şeyler atıldı bana. Ben gidip hiçbirini hakeme vermedim. Volkan’ın çakıyı gidip hakeme vermesine hiç gerek yoktu”.

Kendi içinde kısasa kısas mantığı ile değerlendirildiğinde adil bir açıklama. Ancak olması gereken bu mu? Futbol oyun kuralları çerçevesinde tribünlerle ilgili de objektif olarak açıklanmış prosedürler, talimatlar, standardlar var değil mi? Bunlara göre tribünde maç izleyenlerin sahaya yabancı madde atma hakkı yok. Böyle bir durum olduğunda kulüplere ciddi cezalar verilmesi söz konusu.

Bu prosedürler objektif ve standard değil mi? Yani bu prosedürler içinde örneğin “Maç eğer Muğla’da oynanıyorsa kural budur; Tekirdağ’da oynanıyorsa şudur”  gibi keyfi bir durum yok. Hal böyleyken Tolga Zengin’in açıklaması, bu objektif ve standard prosedürlerin bir anlamı olmadığını işaret ediyor. Peki onun yerine ikame edilen prosedür ya da standard nedir? Tolga Zengin’in ifadesine göre “kendi yoğurt yiyiş şekli”.

Onun yoğurt yiyiş şekline göre değil açık çakı fırlatılması, ondan kırk kat daha çok şey fırlatılsa bile rakip takım kalecisinin bunları hakeme götürüp vermesi, şikayetçi olması doğru bir şey değil. (meslektaşını bu keyfi kurala uymadığı için eleştiriyor).

Oysa aynı mantıkla bakılırsa Volkan Demirel de eleştirilemez. Neden? Çünkü madem herkes için geçerli olan objektif, standard prosedürlere, talimatlara itibar etmeyeceğiz, o zaman Volkan Demirel de der ki; “Benim yoğurt yiyiş tarzım da bu; değil kırk açık çakı, bir tane su şişesi bile atsalar, gider şikayet ederim”. Kim ne diyebilir ki?

Kişiden kişiye değişmeyen enformasyondur ve bilgi toplumunun temelini oluşturur. Kişiyi kendi amaçları doğrultusunda harekete geçiren fikirler ise sübjektiftir; kişiden kişiye değişir ve tam da bu nedenle standard bir kural olamaz.

Adalet duygusunu zaafiyete uğratmamak için, prosedürlerin kişilerin ya da güçlülerin uhdesinde olmaması gerekir. Kurallar objektif olmalıdır ve herkes bu kurallara uymalıdır. Ortada objektif bir kural varken onu uygulamak birilerine ceza vermek olacak diye bunu eğip bükmek adaletin dengesini bozar.

Günlerdir konuşulan çakı meselesinde o çakıyı atana odaklanan yok! Yaptığının adam öldürmeye teşebbüs etmek bile olabileceğini idrak etmiş midir? Büyük bir olasılıkla hayır! Oysa çakı ensesine saplanmadığından yola çıkarak Volkan Demirel’i, bir suçlamadığımız kaldı; yanlış pozisyon aldığı için !

 

Dijital Kültür” Kitapçılarda ! http://tinyurl.com/66d52mh

 

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1308) – Ooof Off Line Köşesi – 13 04 2012

 

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 39 other followers