Feeds:
Yazılar
Yorumlar
DTKapak300
KİTAPÇILARDA !
(Internetten %25 indirimli temin için)

CBT’DEN HBT’YE

1998’de Cumhuriyet Bilim Teknoloji Eki’nde Ooof Off Line köşesinde başlayan dijitaleşmeyi herkesin anlayabileceği bir dille anlatma misyonu 1 Nisan 2016’da yayın hayatına başlayan Herkese Bilim Teknoloji Dergisi’nde Dijital Kültür adlı köşede devam ediyor.

 

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (CBT) ekinde yazmaya 17 Ekim 1998’de başladım. Yazılar derginin 25 Aralık 2015’te çıkan son sayısına kadar aralıksız devam etti. Bu süre zarfında 787 adet makale yayınlandı. Gazete yönetimi dergiyi ekomomik sebeplerle kapatınca periyodik yazma disiplinimi bozmamak için dijital ortamdaki blogumda haftalık yazılar yazmaya devam ettim. Bu yazı bu kategorideki 800. yazıdır.

O sırada CBT’nin mutfağında çalışanlar da boş durmadılar. Bu kez müstakil bir dergi çıkarmanın hazırlıklarına başladılar. Üç aylık bu çalışmanın sonucunda Herkese Bilim Teknoloji (HBT) Dergisi 1 Nisan 2016’da yayın hayatına başladı. Benim gibi CBT’nin diğer köşe yazarları da davete icabet etti; şimdi orada yazıyoruz.

Ooof Off Line Köşesi bu yazı ile sona eriyor. HBT’deki yazılarım DİJİTAL KÜLTÜR isimli köşemde yayınlanıyor. Dergiye herkesebilimteknoloji.com sitesinden de erişebilirsiniz. Bu sitede; haftalık yayınlanan derginin içeriğiden bağımsız, internet ruhuna uygun olarak sürekli güncellenen ayrı bir içerik var. Bu içeriğe ücretsiz ulaşmanız mümkün.

Haftalık olarak yayınlanan derginin dijital versiyonuna da erişmek isterseniz, aynı sitede önce kendinize ücretsiz bir kullanıcı adı tanımlamanız, sonra da bu kullanıcı ile dergiye abone olmanız gerekmektedir.

Abone olduğunuzda dergi PDF formatında ekrana gelmektedir. Bu abonelik ayrıca basılı derginin adresinize postalamasını da içermiyor; çünkü ciddi bir postalama maliyeti söz konusu. O nedenle benim gibi kağıdın kokusuna aşık olanlar, ayrıca her hafta bayiiden dergiyi de alıyorlar. Derginin bayii satış fiyatı 3,5 TL olup, her hafta Cuma günleri çıkmaktadır.

CBT’de yazma maceram aslında şöyle bir misyon edinmemle ilintilidir. Teknoloji, internet hayatımızı her koldan sarıyor ancak özellikle belli bir yaş grubunda olanların bu gelişmelerin hızına ayak uydurması giderek zorlaşıyor. Dijital teknolojileri ve onun getirdiği olguları herkesin anlayacağı bir dil ile geniş kitlelere ulaştırmak gerekir. Ooof Off Line Köşesi bu misyona hizmet etmek amacıyla oluşturuldu.

Bir gün, bir yayınevinin yeni taşındığı binada verdiği açılış kokteylinde Orhan Bursalı ile tanıştım ve ona bu düşüncemi açtım. O da bir örnek yazı göndermemi önerdi. Ben ona dört tane yazı ile sürekli bir köşe önerisi ile döndüm. Böylece 17 senelik yolculuk başladı. (Beklenti coşkusu yaratmak her zaman işe yarar!)

Ooof Off Line Köşesi’nde yayınlanan dördüncü yazım (“Yıl 2000 Sorunu”; 7 Kasım 1998) Türkiye Bilişim Vakfı’nın o yıl verilen bilişim medya ödüllerinde mansiyon aldı. Keza 19 Haziran 1999’da yayınlanan “Net Ahlakı – Netiquette” yazısı da yine TBV tarafından 1999 yılında aynı kategoride verilen ödüle hak kazandı.

Ooof Off Line Köşesi’nin misyonu bundan sonra HBT Dergisi’nde Dijital Kültür Köşesi’nde devam edecek. 1 Nisan’da çıkan ilk yazının başlığı Dijital Bilgelik idi. 8 Nisan’da çıkan ikinci yazınınki ise Dijital Akış.

Öte yandan bu yazıları destekleyici nitelikte olan ancak sadece internet, dijital kültür, bilgi toplumu gibi konularla kendini sınırlamayan yazıları da bir başka blog sitesinde yayınlamaktayım. Bu sitenin adı tanolturkoglu.wordpress.com, mottosu ise Digito Ergo Sum, yani “Dijitalim Öyleyse Varım”.

İnsanın tek bir boyut, tek bir paradigma ile kendini sınırlamasının eksikliği modern çağda Herbert Marcuse’a, kadim bilgeliklerde ise çok daha eski zamanlara kadar uzanıyor. Bellidir ki 21. Yüzyılın sunduğu dijital imkanlar bireyin çok-boyutlu ya da holistik bir bakış açısına sahip olmasını kolayca sağlayabilecektir. Bu fırsatı kaçırmamalıyız.

O halde aynı anda hem elveda hem de merhaba!

TWITTER 10 YAŞINDA

On yıl önce dijital dünyaya doğan Twitter’da bir kişinin ilk gönderdiği mesajın ne olduğunu bulmak mümkün. Yeter ki Twitter hesabını bilin.

Size de “Sanki çok daha uzun süredir hayatımızda” gibi gelmiyor mu? Meğer Twitter 2006 yılının bahar ekinoksunda dijital yaşama gözlerini açmış. Yani 21 Mart 2006’da.

O günden bugüne milyonlarca kullanıcı milyarlarca tweet gönderdi. Bunların bir kısmı TT oldu herkes tarafından merakla takip edildi; bazıları ise tek atımdan sonrasını getiremedi.

Twitter’da kendi adıma açtığım iki hesap var. Bunların ilkini 2008 yılında ikincisini 2011 yılında açmışım. Son zamanlarda internette çıkan ek bir hizmet ile herhangi bir Twitter hesabından gönderilen ilk mesaja ulaşmak mümkün.

2008 yılında açtığım ilk hesabımdan gönderdiğim ilk mesaj şu şekildeymiş: We werent lovers like that / And besides it would still be all right.” – By Leonard Cohen “Sisters of Mercy”

Anımsıyorum; o zaman Twitter’dan sadece sevdiğim şarkı sözlerini paylaşmayı hedeflemiştim. Aklıma renkli başka bir kullanım amacı gelmemiş demek ki. Bir süre sadece o formatta devam etmiştim.

2011 yılında açtığım ikinci hesabın ilk mesajı ise Anatole France’a atfedilen bir sözmüş: “İnancın son noktası hiçbir şeye inanmamaya inanmaktır” A. France. Bu söz ile 80li yıllarda Oktay Akbal’ın günlüklerinde karşılaştığımı anımsıyorum.

Konu ilk Twitter mesajlarından açılmışken, bazı ünlülerin ilk Tweetleri ise şunlarmış:

@RT_Erdogan : “Siyasetin tek limanı ahlaktır…” (24 Ekim 2010)

@cbabdullahgul : “Manisa’daki 470’inci Uluslararası Mesir Festivali yoğun yağmur altında yapıldı. http://www.tccb.gov.tr/sayfa/etkinlikler/detay/?d=haber58” (7 Nisan 2010)

@kilicdarogluk : “Sevgili twitter kullanıcıları, bundan sonra programımı ve önemli konuları buradan sizlerle paylaşacağım.” (27 Ağustos 2010)

@dbdevletbahceli : “Çağın teknolojik gelişimine uyarak düşüncelerimi sizlerle paylaşmak için açtığım TWITTER sayfasına hoşgeldiniz. Sevgi ve Saygılarımla.” (10 Kasım 2010)

@hdpdemirtas : “@bdpkisanak benden de selam ve saygılar” (11 Aralık 2010)

@hulyavsar : “@hellinavsar helin seni burdada buldum” (22 Kasım 2009)

@MuratBoz : “Görmek istediğin gibi görmek ile gerçek arasındaki farkı dengelemeli. Beni gerçeğimden daha kötü veya daha iyi göremezsin.” (7 Kasım 2010)

@cuneytozdemir : “Bütün twitleri silince kendimi askere giderken traş olmuş gibi hissettim…” (6 Aralık 2009)

@ahmethc : “ahmet hakan twitter’da” (7 Ağustos 2009)

@yektakopan : “twitter’a merhaba… olay, “emrahkolukisa” sayesinde gerçekleşti…” (4 Ağustos 2009)

@orhanbursali : “Ülkenin en önemli insanlari politikacılar, iyisiyle kötüsüyle, onlardan dha büyük yok.” (28 Şubat 2011)

@billclinton : “Just spent amazing time with Colbert! Is he sane? He is cool! #cgiu” (7 Nisan 2013)

@barackobama : “Thinking we’re only one signature away from ending the war in Iraq. Learn more at http://www.barackobama.com (29 Nisan 2007)

@HillaryClinton : “Thanks for the inspiration @ASmith83 & @Sllambe – I’ll take it from here… #tweetsfromhillary” (10 Haziran 2013)

@realDonaldTrump : “Be sure to tune in and watch Donald Trump on Late Night with David Letterman as he presents the Top Ten List tonight!” (4 Mayıs 2009)

@billgates : “Hello World.” Hard at work on my foundation letter – publishing on 1/25. (19 Ocak 2010)

@stevewoz : “Rare massage (for me), then dance practice. No pain, no gain. Awkward but fun, this dancing. I still can’t do Macarena.” (7 Mart 2009)

(Marc Andreessen) @pmarca : “Twittering!” (11 Mayıs 2007)

(Vint Cerf) @vgcerf : “At midnight GMT, June 6, 2012, the 21st Century edition of the Internet will launch: IPv6: http://www.worldipv6launch.org” (5 Haziran 2012)

Ve Twitter’ın kurucusu Jack Dorsey; @jack : “just setting up my twttr” (21 Mart 2006, 22.50)

DİJİTAL ÇİKOLATA

Sosyal medyada zaman geçirmek “sürekli çikolata yemek” gibi. Sağlıksız bir beslenme türü yani. Peki bunun sağlıklı beslenmesi nasıl olacak? Yani dijital imkanlarla etkileşimimiz nasıl olursa, bu sağlıklıdır?

 

Sosyal medya olgusu tüm dünyaya yayılıyor. Dünyada internete erişemeyen dört milyar kişi daha var. Internete erişip de ne yapacaklar? İlk üç milyar kişinin yaptığı gibi gönüllü olarak yaşamlarını öteki herkesle paylaşacaklar. Bu sayede yalnızlık, anlamsızlık gibi sanayi toplumunun hortlattığı korkular gölgelenecek.

Yedi sekiz yaşlarında çocukların seçme hakkı olsa sanırım üç öğün sadece belli şeyleri yemeyi tercih ederlerdi. Hamburger, çikolata gibi. Yaşamınızın herhangi bir evresinde, belli bir süre, sadece tek bir besin ile beslendiğiniz oldu mu? Mesela üç öğün hamburger yiyerek kaç gün yaşayabilirsiniz? Ya da çikolata?

Özel olarak çikolatadan hoşlanmıyor değilseniz, çikolataya hayır demek için hiçbir neden yok. Peki ama üç öğün sadece çikolata yemek ne kadar yaygın bir deneyim ki bunu kategorik olarak reddediyoruz? Büyüme çağında olan çocukları bir kenara bırakalım. Yirmili veya otuzlu yaşlarındaki sağlıklı bir bireyi düşünelim. Neden üç öğün çikolata yiyerek birkaç gün yaşamasın? Yaşasın ve sonuçlarını görsün. Bakalım ondan sonra bir daha çikolata yedikçe daha çok yiyesi gelecek mi? Belki de hayatı boyu ağzına sürmeyecek.

Bu köfte için de geçerli olabilir, hamburger ya da dondurma için de.

Hayallerimizi süsleyen şeyi iyi tanımlamak lazım. Onu hayali olarak ulaşılabilir bir konuma indirgediğimizde belki de istediğimiz şeyin o olmadığını tespit edeceğiz; nereden biliyoruz? Arzularımız kendimizin girmesine bile yasak kapalı kapıların ardına saklanmış, dokunulması yasak olgular olmamalı. Onlar hakkında detaylı düşünmeli, hayalini kurmalı ve zaman zaman birkaç metre yükselip, yukarıdan o yaşanmakta olan tabloyu irdelemeliyiz. Bundan gerçekten de zevk alıyor muyum?

Sosyal medyada zaman geçirmek “sürekli çikolata yemek” gibi. Sağlıksız bir beslenme türü yani. Peki bunun sağlıklı beslenmesi nasıl olacak? Yani dijital imkanlarla etkileşimimiz nasıl olursa bu sağlıklıdır?

Bu noktada temel alınacak kriter üretim/tüketim dengesi olmalıdır. İster sosyal medya özelinde ister internet genelinde olsun geçirilen zaman üretim/tüketim dengesini koruyorsa bu sağlıklı bir dijital beslenmedir.

Sosyal medyayı üretim amaçlı nasıl kullanabiliriz? Örneğin hobilerimizi geliştirmek amacıyla kullanabiliriz. Internette fotoğrafla ilgili sadece Instagram sitesi yok örneğin. Pek çok profesyonel ve yarı profesyonel site var. Çekip paylaşılan fotoğraflara teknik ve estetik düzeyde yorumlar yazılan. Fotoğrafa meraklıysanız, bu tür sitelere üye olup fotoğraflarınızı paylaşabilir ve site müdavimlerinden geri bildirim alabilirsiniz. Kendinizi dev aynasında mı görüyorsunuz? Hangi açılardan eksikleriniz var? Vb.

Bu süreç topyekun bir üretim sürecidir. Ancak akıllı telefonla resmi çek, uygulamanın sunduğu filtre imkanlarıyla biraz daha çekici hale getir; yayınla: Üç beş “like” al. Burada nasıl bir üretim süreci var? Yok!

Zamanı tüketirken onu kayıt altına alıyoruz (fotoğrafını çekmek), sonra da onu sosyal ağ sitelerinde paylaşıp, beğeni toplayıp, biraz daha zaman tüketiyoruz. Bir başka deyişle deli danalar gibi, amok koşucusu gibi, sonu olmayan bir yarışta dur durak bilmez bir şekilde, dilimiz dışarıda koşturuyoruz.

Sosyal medya veya internet bunun için icat edilmedi. Çikolata siz üç öğün sadece onunla beslenesiniz diye üretilmiyor. Ama çikolatayı üç öğün yeme konusunda bir engel olmadığı gibi, dijital zamanı sosyal medyada tüketerek geçirmeyi engelleyen bir şey de yok.

Fiziksel dünyada üç öğün çikolata yemekten kaçınıyoruz ama dijital dünyada dijital çikolatayı (sosyal medya) olası her an yeme konusunda hiçbir engel tanımıyoruz.

Facebook gibi sosyal ağ sitelerindeki aktif üyelik istatistiklerinde dünyanın ilk üç – beş ülkesi içinde olmak aklıma bu olumsuz düşünceleri getiriyor. Avrupa’nın veya Asya’nın en büyük adliye binasına sahip olmak nasıl ki övünülecek bir şey değilse Facebook veya sosyal medya kullanımında da ilk sıralarda olmak pek övünülecek bir şey değil.

Dijital üretim ile dijital tüketim dengesi bu şekilde tüketimin lehine seyrettiği sürece…

DİJİTAL PARADİGMA!

Paradigma önceleri “keşif” ile ilgiliydi. Kaos Teorisi ile başlayan süreç dijital devrim ile olgunlaştı; bugün paradigma artık sadece keşif değil aynı zamanda “icat” ile de ilgili.

 

Dijital devrim “paradigma” kavramına yeni bir bakış açısı mı getiriyor? Dijital Paradigma’dan bahsetmek mümkün mü? Geçtiğimiz günlerde kadim dostum GBMC’nin bölge yöneticisi Murat Özbilen’in paradigma konusunda vermiş olduğu konferansı dinlerken aklıma gelen sorular bunlardı.

Thomas Kuhn’dan beri paradigma kavramı sürekli bir kabuk değiştirme sürecinde. Kuhn’un bilimsel devrimler için getirmiş olduğu bu tanım, en az bilim çevreleri kadar global iş dünyası tarafından da kabul gördü. Önceleri köklü değişiklikler, daha sonra her türlü değişim ve farklı bakış açısı “paradigma” kavramının altında anılır oldu. Son dönemde “yıkıcı teknoloji” olgusu da aslında paradigmanın yeniden tanımlanmış bir hali olarak yorumlanabilir.

Paradigma olgusu iş dünyasına girdikten sonra şimdi de dijital devrim ile bir kez daha yeniden üretiliyor. Özü gereği paradigma, “icat”tan ziyade “keşif” ile ilgilidir. Örneğin Einstein’ın, Newton’a göre daha farklı bir açıdan bakışı fizik kanunlarının yeniden tanımlanmasına neden oldu. Ancak her ikisi için de şu nokta ortaktır: Doğada atom ve üstü fizik için de atom-altı fizik için de geçerli olan mekanik Newton ve Einstein’dan önce de vardı; onlar sadece “keşfettiler”.

Dijital devrimden önce idrak edilen ve Kaos Teorisi adıyla anılan dönem belki de keşiften icada geçişin yumuşak bir şekilde gerçekleşmesini sağladı. Görünürde birbiri ile ilgili olmayan olgu veya devinimlerin aslında birbirini (mikro düzeyde bile olsa) etkilemekte olduğu olgusu insan aklını bu tür ilişkileri kurmak üzere zorlamaya başladı.

Bugün bir sonraki öldürücü (veya yıkıcı) teknolojiyi icat etmek isteyenler tanım gereği dünyaya öteki herkesten farklı bakmak zorunda. Arama motoru savaşları tam bitti derken iki genç bambaşka bir algoritma ile dünyanın huzuruna çıktı ve internette arama işine hem paradigmadik olarak yeni bir soluk getirdi hem de tüm piyasayı ele geçirdi. Bu başarı, Google’ın arama motoru firması olmanın da ötesine geçmesini olanaklı kıldı.

Müzik sektörünün başına gelenler tipik bir paradigma sıçraması / paradigma tutulması örneğidir. Dijitalleşmenin iş modellerini değiştirmeyeceğini düşünen müzik endüstrisi firmaları, bugün gelinen noktada piyasayı Apple gibi, Spotify gibi sektörün içinden gelmeyenlere kaptırmış durumda.

Gazlı içecek satıcılarının yapamadığını global müzik piyasasına giren bu yeni oyun değiştiriciler yaptı. Her evde su akan musluğun yanında gazlı içecek akan bir musluğu aylık sabit bir fiyata sunmak hayali gerçek olmadı. Ancak aylık sabit bir ücret karşılığı sınırsız müzik dinlemek mümkün. Hem de sadece evde değil; bulunduğunuz her yerde.

Dijital devrim, genç kuşakları cesaretlendiriyor. Toplumsal yaşamı oluşturan, kültürel ögeleri yeniden tanımlamak, yeniden yorumlamak için. Önceki paradigma sıçramasını yapanlardan farklı olarak, getirecekleri şeyler orada dijital doğanın içinde bir yerde keşfedilmeyi beklemiyor.

Daha ziyade o kişilerin beyinlerinde, hayallerini süslüyor. Hayallerini gerçekleştirmede yılmayıp yoluna devam edenler; Google gibi, Segway gibi, şoförsüz otomobil gibi, tablet cihazları, Web 2.0, sosyal medya, nesnelerin interneti gibi paradigmasal dönüşümleri yaratabiliyor.

(Not: Evren kapalı bir sistem olduğundan, son tahlilde tüm icatların aslında birer keşif olduğunu unutmamak gerek)

DİJİTAL KAOS

Internetin eriştiği coğrafya genişledikçe dijital kaos da artıyor. Ancak dünyanın her noktası birbiri ile dijital etkileşim içine girdiğinde kaos yerini düzene bırakabilir. “Yeni (Dijital) Dünya Düzeni”nin sanayi toplumunun dinazorlarının hayalini kurdukları “düzen”le tek ortak özelliği adı olacaktır.

 

Internet kritik altyapılardan birisi haline geldi. Otoyol gibi, elektrik hatları gibi, su kanalları gibi. Yol gitmeyen bir köy veya kasabaya yol giderse ne olur? Ya da elektriği olmayan bir yerleşim bölgesine elektrik giderse? Orada yaşayanların hayatı (kısa sürede) kökten değişir; bu kesin!

Öte yandan dünyadaki yaşam da (orta ve uzun vadede) değişir. O zamana dek dünyaya erişme imkanı bulamamış bir kişi (veya onun soyundan gelecek sonraki kuşaklar) dünyayı az veya çok değiştirecek gelişmelerin altına imza atabilir.

Internet, kapalı kalmış, izole edilmiş insan topluluklarının bir araya gelmesini olanaklı kıldı. Sosyal medya bu altyapının uygulama alanı oldu. Bu insan toplulukları bir ülkeyi oluşturabileceği gibi, bir ülkenin belli bir bölgesi, şehri veya daha küçük bir yerleşim birimi de olabilir. Veya etnik, dinsel ya da başka bir özelliğinden dolayı erişime kapalı kalmış bir topluluk da.

Internet altyapısal anlamda, sosyal medya uygulama platformu özelliği ile tüm bu grupların akın akın ortak bir paydada toplanmasına, birbiri ile etkileşim kurmasına olanak veriyor.

Haliyle bu etkileşim her zaman aynı kafa yapısında, aynı bakış açısında vb olan bireyleri karşı karşıya getirmiyor. İnsanlar kendisi gibi düşünmeyen birisinin olamayacağına olan inançlarını bu tür etkileşim sonucunda yitirmeye başlıyor. (Örneğin) “Demek” diye düşünüyor “dünyada köpek eti yemeyen insanlar da varmış”.

Bilgi toplumunun insanları ortak bir zemin üzerinde bir araya getirme arzusu, aslında sanayi toplumunun geçen 300 senede yaratmış olduğu uçurumları kapatmaya yönelik doğal bir refleks. Tam da insanların artık bu uçurumların kapanmasına olan umutlarını yitirdikleri bir sırada. Hem de sanayi toplumunun içinden gelen bir inovasyon dalgasıyla (bilişim teknolojileri).

Biraz da bu nedenle bugün dijital kültürün en karmaşık dönemini yaşıyoruz. Dijital kaos o anlamda devam ediyor; dijital düzen ne zaman, hangi şartlar yerine gelirse oluşacak, kimse bilmiyor.

Ancak şurası bir gerçek ki öncelikle dünya üzerindeki her bölgenin internet altyapısına kavuşması ve internet erişiminin ortalama bir düzeyde tüm bireylere ulaştırılması gerekiyor. Kıtasal anlamda bu açıdan en geri kalmış bölge Afrika. Bunu sırasıyla Asya ve Okyanusya izliyor. Öte yandan “ileri düzey” kategorisinde olan Avrupa veya Amerika gibi kıtalarda da dijital gelişmişlik oralardaki her ülke, şehir veya kasabada eşit oranda değil.

Dijital uçurum denilen bu fark kapandığı zaman dijital düzene ulaşılabilir mi? Yeterli değil. Dijital altyapıya ulaşma imkanı bulan bireylerin, kültürlerin, mevcut (daha) dijitalleşmiş birey ve kültürlerle etkileşim içine girmesi, bütüne bir şeyler vermesi, bütünden bir şeyler alması gerek. Bu alış-verişin karşılıklı olarak yaygın bir şekilde güncel hayatta uygulanır hale gelmesi gerek.

Bu onyıllardır farklı ağızlardan çıkan “yeni dünya düzeni” vizyonunun (nihayet) pratiğe geçirilmesi olabilir. Ancak ilk ortaya atıldığındaki hedef, amaç ve beklentilerle gerçekleşecek olanın, adından başka ortak bir özelliği olur mu; sanmıyorum! Belki de bu gerçekleşme, sanayi toplumu mentalitesinin öldüğünün resmi ilanı olacak!

Dijital kuşaklar toplumları yönetir hale gelene dek, eski kuşakların haline mi dönüşecekler yoksa kendilerine özgü mevcut bakış açılarını korumayı başarabilecekler mi?

 

Geçen haftanın olayı şu: FBI Apple’dan bir iyilik yapmasını istedi. Kullanıcılarının kişisel gizli bilgilerini kendisi ile paylaşmasını rica etti. Apple bunu reddetti (Cebinde iPhone taşıyan Cumhuriyetçi başkan adayı Trump, Amerikalıları Apple ürünlerini protesto etmeye davet etti).

Apple’ın bu reaksiyonuna farklı kesimlerden farklı yorumlar geliyor. “Dijital Yerli” kuşakların ilki olan Y Kuşağı’nı temsil eden Facebook’un sahibi M. Zuckerberg Apple firmasının bu tepkisine sempati ile yaklaştığını açıkladı.

“Dijital Göçmen” kuşakların sondan ikincisi olan “baby-boom” (bebek-patlaması) kuşağının temsilcisi, şu Windows’un yaratıcısı Microsoft şirketinin kurucusu (o arada dünyanın en zengin insanı) Bill Gates ise şirketlerin kamudan gelecek bu tür güvenlik gerekçeli taleplere olumlu cevap vermesi gerektiğini savundu.

Hangisi doğru? Yanlış soru! Çünkü bu soru, tepkilerin birine doğru dersek diğerinin yanlış olduğunu otomatik olarak kabul etmiş olacağımız mesajını beynimize ışınlıyor.

Ya iki bakış açısı da doğruysa! Artık kuantum dünyasındayız. Bir şeyin aynı anda iki yerde olabileceğini kabul etmek gibi, birbiri ile çelişir gibi görünen iki şeyin aynı anda doğru olabileceğine de sempati göstermemizde fayda var. Nasrettin Hoca’nın ruhu şad olsun!

Aslında güvenlik ile özgürlük olgularının birbiri ile zıt doğaya sahip olduğu tespit edilmiş bir olgu. Yani güvenliği artırmak istiyorsanız er ya da geç özgürlüklerden feragat etmeniz gerekir. Özgürlüğü artırmak istiyorsanız ise güvenlik zaafiyetlerinin söz konusu olabileceğini dikkate almanız gerekir.

O halde konuya özgürlük açısından bakarsak, güvenliğe daha az önem vermek, zaafiyetlerin ise birileri tarafından özgürlüklere halel getirilmeden en aza indirilmesini beklemek yeterli olabilir.

Benzer şekilde güvenlik refleksi ile değerlendirildiğinde özgürlüklerden feragat etmek kimseyi rahatsız etmemeli.

Sıkıntılı iki husus ise şunlar :

Birincisi; kendinde güvenlik zaafiyeti yaratacak şeyler yapma hakkı ya da gücü bulanlar neden toplumda daha çok önemsensin ki?

İkincisi ise güvenlik nedeniyle özgürlüklere kısıtlama getirenlerin bu tabloda elde edeceği imtiyazı kendi kişisel çıkarları uğruna suistimal etmeyeceğini kim garanti edecek?

Birinci soru(n)un çözümü bireylerin formasyonu ile ilgili bir şey ki bu bireyler arasındaki ekonomik ve sosyo-kültürel alanlardaki uçurumu ortadan kaldırmaktan geçiyor. Gelir uçurumu olmasın, bilgi uçurumu olmasın, kültür uçurumu olmasın. Bunu hangi toplum yapacak? Kar diye diye 250 senedir ruhunu şeytana satmış sanayi toplumu mu?

Hayır! Bunu ancak Zuckerberg’in temsil ettiği dijital kuşaklar sağlayabilir. Yani bilgi toplumu! Ve yine aynı bilgi toplumunun temiz çocukları, zorunda kalıp da toplum içinde imtiyazlı konuma gelseler bile bunu kendi kişisel çıkarları lehine kullanmazlar.

Orta vadeli risk faktörü ise şu: Dijital kuşaklar toplumları yönetir hale gelene dek, eski kuşakların haline mi dönüşecekler yoksa kendilerine özgü mevcut bakış açılarını korumayı başarabilecekler mi?

 

İnsanoğlu çevresinde “akıl yürütme” becerisine sahip ama insan-olmayan nesnelerle yaşamaya hazırlansa iyi olacak. Nesnelerin Interneti lafı çok masum. İnsanoğluna (kendi yarattığı) bir ortak geliyor!

 

Internette en çok hangi sitelere “takılıyorsunuz”? Zamanınızı en çok ne yaparak geçiriyorsunuz? Genellikle cevaplar; Facebook, Youtube, Google, Twitter(’da mesaj okuyarak, video izleyerek, arama yaparak).

Teknolojik anlamda bu imkanlar web denilen dijital bir altyapı sayesinde gerçekleşiyor. Hani “web sitesi” deniyor ya! Site demişken; eğer bunları fiziksel bir metaforla açıklamak gerekseydi; her biri çeşitli boy, kat ve mimaride bina olarak değerlendirilebilirdi. Kimisi bir kaç katlı, kimisi gökdelen.

İstanbul’a o gözle baktığımızda genellikle binaların hangi yıllarda yapılmış olduğunu tahmin edebiliriz. 60lı yıllarda yapılan 5-6 katlı binalar, 80li ve 90lı yıllarda yapılan 10-15 katlı binalar. 200li yıllardan sonra yapılan rezidanslar vb.

Web siteleri de benzer şekilde çeşitli evrelerden geçmekte. 90lı yıllardaki ilk evresinde web siteleri statik bir içeriğe sahipti. Yani web sitesindeki metin, görsel, video vb malzeme (“içerik”) o sitenin “sahibi” ya da “yöneticileri” tarafından sağlanıyordu. Site ziyaretçilerine o içeriği okumak, izlemek vb düşüyordu.

Web 1.0 denilen bu evreyi “sosyal” açıdan değerlendirdiğimizde; yani kim kiminle aktif bağlatı içinde diye sorduğumuzda, karşımıza teknik bir cevap çıkıyordu: Cihazlar cihazlar ile etkileşim içindedir.

Sonra Tim O’Reilly diye birisi çıktı ve Web 2.0 dedi. İçeriği site sahipleri değil, site ziyaretçileri oluşturmalıdır dedi. Önce blog siteleri (blogspot, wordpress vd) ardından sosyal ağ siteleri (Facebook, Twitter, Youtube vd) hayatımıza girdi. “Sosyalleşme”nin normu değişti. Sosyalleşmek için bireylerin artık fiziksel olarak aynı mekanda olması gereği ortadan kalktı.

Bu evrede sosyalleşmek, birey ile birey arasında (ama dijital bir platform üzerinden) gerçekleşmeye başladı. Bu etkileşimin ardında bıraktığı izler de “içerik”i oluşturdu.

Tabii bu aşamada herkes web 3.0 nasıl olacak diye sormaya başladılar. Acaba web 3.0’da öne geçen şey ne olacak? Semantik web mi? Yani bir web sayfasındaki içeriğin anlam veya mahiyetinin ne olduğunu bilen teknolojiler mi? Yoksa video web mi? Çünkü artık giderek içerik videolaşmakta.

Web 3.0’ın ne olacağı pek net değil. Ancak nesnelerin internetinin web 3.0’a yön vereceği kesin. Sosyal etkileşim açısından nesnelerin internetinin web 3.0’da cihazları ürünler ile “konuşabilecek” hale getireceği bekleniyor.

Açık alanda otlayan bir ineğe takılan sim kart hayvanın fiziksel durumunu anlık olarak tespit edebilir ve örneğin ateşi belli bir eşik değerinin üstüne çıkarsa veteriner kontrol sürecini tetikleyecek bir uyarı sinyalini gönderebilir.

Ya da evdeki kahve makineniz, kahve çekirdeği koyduğunuz haznesi bitmeye yüz tuttuğunda düzenli alışveriş yaptığınız bakkal veya markete sipariş geçebilir.

Kısacası insanoğlu çevresinde “akıl yürütme” becerisine sahip ama insan-olmayan nesnelerle yaşamaya hazırlansa iyi olacak. Nesnelerin Interneti lafı çok masum. İnsanoğluna (kendi yarattığı) bir ortak geliyor.